Başöğretmenimiz, kurucu liderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün;

“Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir.”

” Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” diyerek onurlandırdığı geleceğimizi yönlendiren öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Gününü sevgi ve saygıyla kutluyorum.

Sevgili eşimin öğretmen oluşu nedeniyle, onların ne kadar kutsal bir görev yaptıklarının, gösterdikleri fedakarlık ve özverinin yakın tanığıyım. 

Günümüzde öğretmenlerimizin maddi ve manevi olarak hak ettikleri itibarı gördüklerini ne yazık ki söyleyemeyeceğim.

Söz konusu eğitim emekçileri; kadrolu, sözleşmeli, geçici görevli statülerine ayrılarak yoksulluk sınırının çok altında bir ücretle çalışmaya mahkum edilmişlerdir. Plansız, programsız açılan Eğitim Fakültelerinden mezun olan yüz binlerce öğretmen işsiz ve atama bekliyor. Görev başında olanlar da dayatmacı bir şekilde uzmanlık ve kariyer sınavına tabii tutularak aralarında ikilik yaratılmaktadır. Dileğim odur ki; ülkemizin geleceğini inşa eden bu değerli insanlarımız yakın gelecekte hak ettikleri ve layık oldukları olanaklara kavuşurlar.

Sevgili okurlar hoşgörünüze sığınarak benim geleceğime yön veren bir öğretmenimle ilgili anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Adı Ali Gülseren. Malatya’nın Akçadağ ilçesinden. Kendisi benim Alucra Ortaokulunda coğrafya öğretmenimdi. Maalesef yaşamını kaybettiğini öğrendim. O güzel insanı bu anlamlı günde rahmet ve minnetle anıyorum. 

Ilçemiz Alucra’da o tarihlerde lise yok. Ortaokul son sınıftayım. Benim sevgili öğretmenim içinde bulunduğum zor koşullar nedeniyle öğrenim hayatımın ortaokuldan sonra kuvvetle muhtemel biteceğini iyi biliyor.

Buna benden daha çok üzüldüğü her halinden belli oluyor. Maddi durumu yeterli olan ailelerin çocukları ortaokuldan sonra başka şehirlerde öğrenimlerine devam edebiliyorlar. Ancak benim durumumda olan çoğunluk öğrenimlerine sadece parasız yatılı devlet okullarında devam etme durumundalar.

Öğretmenim Ali Bey, bir gün beni öğretmenler odasına çağırdı ve bu konuda  ne düşündüğümü sordu. Buna karşılık ben üzgün ve çaresiz bir şekilde omuz oynatarak sadece gözlerinin içine bakabildim. Kendi kederimi onun gözlerinin içinde de gördüğümü bu gün gibi hatırlıyorum. Defalarca babamı ziyaret ederek” Osman ne yap yap, bu çocuğu okut.” dediğini biliyorum. Ancak bu durum karşısında bir babanın çaresizliği de ayrı bir dert…

İşsizlik ve yoksulluk o yörenin kaderi. Burada kendi durumumu örnek verdim ama benzer çaresizllikleri bir çok aile ve çocukları  da yaşıyor o günlerde.

Benim bu noktada vurgulamak istediğim kendi durumumdan ziyade bir öğretmenin öğrencisinin geleceği için gösterdiği hassasiyet ve onun sıkıntılarına çare olma çabalarıdır.

O yaz teyzemler İstanbul’dan Alucra’ya sıla ziyaretine geldiler. Bir gün bizim ahırın toprak damında, başım iki elimin arasında düşüyorum. O sırada arkamdan gelen ayak seslerini duydum ve eniştemi gördüm.

Bana” Ne düşünüyorsun yeğen, Karadeniz’ de gemilerin mi battı?” diye sordu. Daha ben toparlanamadan “Bizimle İstanbul’a gelmek ister misin?” sorusuna muhatap olduğumu hayal meyal anımsıyorum. Sevincimden damdan aşağı atlamak geldi içimden, ama sadece evet anlamında başımı sallayabildim. Bu müjdeyi herkesten önce Ali öğretmenime verip, mutluluğumu onunla paylaşmak istedim.Ama günlerden pazardı.Konuyu hemen evimizin tek söz sahibi babaanneme açtım. Olumlu karşıladı.Pazartesini bekleyemedim.Hemen Ali öğretmenimin evine gitmeliydim. Bir an elim boş gidemem diye düşündüm Babaannemin yumurta götürme teklifini,  maddiyatı çağrıştırdığı için reddettim. Düşünürken bahçemizdeki mis kokulu güller aklıma geldi. Onlardan koca bir demet derleyerek koşa koşa Ali öğretmenimin evine gittim. Eşiyle birlikte beni kapıda karşıladılar.Gül demetini büyük bir memnuniyetle kabul ettiler. Böylece hayatımda ilk defa birine çiçek sunma şansını yaşadım. İstanbul’a gideceğim haberini verdiğimde duydukları mutluluğu anlatamam.Her ikisi de kapı önünde bana sıkı sıkı sarılıp şans dilediler. İçeri buyur ettiler ama, öyle sıkılgan yetişmişiz ki bir öğretmenin evine girme cesaretini kendimde bulamadım.Tek hayal kırıklığım dışarıdan gördüğüm kadarıyla pansiyon havasındaki  o küçük mütevazi evi öğretmenime yakıştıramamak oldu. Öyle ya, bir öğretmen çok daha iyilerine layık olmalı. Onlar öğrencilerinin gözünde dünyanın en itibarlı insanları.

Sonuç itibariyle ilk defa Alucra’nın dışına çıkacaktım. Hele bu şehrin İstanbul olması benim icin tam bir rüyaydı.

Yıl 1965, yaş 14 ve ben mega kent İstanbul’dayım. Her şey çok zordu ama  büyük bir azim göstererek Tanrı’nın ve eşin dostun yardımıyla üç yıllık parasız yatılı Halkalı Ziraat Meslek Lisesi’ne adım attım.  Nihayet kritik eşik atlanmıştı.

Ondan sonrası bazen masal, bazen hikaye gibi bu güne kadar süre geldi.

Bundan sonrası için hadi hayırlısı…

By Haber Editörü

Gündeminiz.Com Genel Haber Editörü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.