Yazı İçi Başlık Üstü Reklam Alanı

Faik Öztrak: Bürokrat, devlet olmaz. Devletin memuru olur. Devletin memurundan da elbette hesap sorulur

Yazı İçi Başlık Altı Reklam Alanı
 Faik Öztrak: Bürokrat, devlet olmaz. Devletin memuru olur. Devletin memurundan da elbette hesap sorulur
Yazı İçi Makale Üstü Reklam Alanı

CHP Sözcüsü Faik Öztrak, Merkez Yönetim Kurulu toplantımız devam ediyor. Bugün gündemimizde,
Yönetilemeyen salgın, milletimizi ezip geçen ekonomik buhran, ülkemizi oradan oraya savuran devlet krizi vardı. Merkez Yönetim Kurulumuzda, buhrandan çıkışa yönelik çözümler üzerinde çalışıyoruz. 

Sözlerime başlarken, kendi ailemizden acı bir haberi paylaşmak istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi Beykoz Gençlik Kolları Üyemiz, sevgili Furkan Murat Kaya’yı kaybettik. Kardeşimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Ailesine ve örgütümüze, baş sağlığı dileklerimizi iletiyoruz. 

İçerik Sayfası Reklam Alanı
 

Salgının yayılmasını engellemek için, lokantalar, restoranlar, kafeler  kapatıldı. Ama salgın her nasılsa bir tek AK Parti İl Kongrelerine ve protokol cenazelerine uğramıyor.

(Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 2 Aralık 2020 tarihli tweeti) Sağlık Bakanı burada ne diyor? “Duygularımızı rahatça paylaşacağımız günler için, cenaze ve nikâhlarda 30 kişiyi geçmiyoruz.”

(Bakan Koca’nın katıldığı cenaze fotoğrafı) Peki, bu cenazede kaç kişi var? Protokol cenazesi lebalep dolu… Tabii ki müteveffaya Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve baş sağlığı dileriz. Ama bu cenazede bu kadar kalabalık, başka ölümlere davetiye çıkarmaktır. 

Ne yazık ki Sağlık Bakanı da bu kalabalığın tam göbeğinde…

Salgını hafife alamayız. Bu salgında 28 binden fazla yurttaşımızı kaybettik. Ekonomik kayıplarımız da cabası. Esnaflarımız perişan, çiftçilerimiz perişan, işçilerimiz perişan.

Tüm dünya, salgınla mücadeleyi bir “Dünya Savaşı” ciddiyetinde götürüyor.
Normalleşmede gecikilecek her dakika, insani kayıplar kadar, ekonomik kayıpları da artırıyor. 

Sağlık Bakanı bunu yaparsa, milletimiz de salgını ciddiye almaz. Bu görüntüleri açıkçası çok yadırgadık.

Bölücü terör örgütünün kahpe yüzünü, bir kez daha gösterdiği, acılı bir haftayı geride bıraktık. Bölücü terör örgütü, 5 – 6 yıldır elinde rehin tuttuğu savunmasız, silahsız 13 yurttaşımızı, bir mağarada alçakça, vicdansızca katletti.

Canlarımızı, aramızdan kalleşçe aldı. Bu harekâtta rehineler dâhil, 16 şehidimiz var. Bölücü terör örgütünü bir kez daha lanetliyoruz. Bu katliamın faillerinin, bir an evvel cezalarını görmelerini bekliyoruz. 

Terör nereden, kimden gelirse gelsin insanlık suçudur. Terörden fayda ummak ya da terör karşısında susmak da, büyük bir insanlık suçudur.

Kahraman askerlerimizin, Mehmetçiklerimizin terörle mücadelede başarısı tartışılmaz. Tarih ve milletimiz buna şahittir.

Ama son operasyon, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Erdoğan’ın ifadesiyle, “başarısız” oldu. Asker, polis, devlet görevlisi 13 rehine kurtarılamadı. 16 insanımız şehit oldu. Bu katliamın faili, hain bölücü terör örgütüdür. Bunda kuşku yok.

Peki, başarısız rehine kurtarma operasyonunun sorumlusu kim?

Biz, bu soruyu milletimiz adına, şehitlerimiz ve onların aileleri adına soruyoruz.

İstihbarat mı yetersizdi? Planlama mı, yoksa zamanlama mı hatalıydı? Kurtarma operasyonunun, baskın vasfını kaybettiren gelişmeler mi oldu? Ucube tek adam rejimi elinde emir-komuta zinciri mi dağıldı?

Kurtarma operasyonu, şahsım hükümetindeki erimeyi durdurmak, ve anketlerde baş aşağı gidişi engellemek için, siyasi saiklerle mi zorlandı?

Demokratik, şeffaf toplumlarda tüm bunlar tartışılır. Yetkililer de sorumluluklarının hesabını verir. Ama bizde öyle olmadı.

Milletin yüreği “lebaleb” acıyla doluyken, partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Lebaleb” doldurduğu kongre salonlarında boy gösterdi. Orada da ne diline, ne gülüşüne,
Ne davranışlarına dikkat etti. 

Hain terör örgütünün rehin aldığı görevlilerimize, “Esir” dedi. BOP Eş Başkanı,
Rehinelere “Esir” diyerek, bölücü terör örgütü PKK’ya “devlet payesi” verdi.

Bu rezalet yetmedi, milletimiz tek sorumludan Gara’da neler yaşandığını, Tezahüratlı, esprili, bol gülücüklü AK Parti Kongrelerinde öğrendi.

Hadi milletimizi zaten unuttunuz. Millete saygınız kalmadı. Ama acılı şehit ailelerine ve şehitlerimize de mi saygınız yok? Türkiye’nin dört bir yanına şehit ateşi düşmüş. AK Parti Genel Başkanı ve yöneticileri, kongrelerinde eğleniyor, gülüyor, espriler yapıyor.

Bir de kongrelerde, İstiklal şairimizden mısralar okuyor. Peki, Mehmet Akif bu duruma ne derdi? Irzımızdır çiğnen, evladımızdır doğranan, Ey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!

Allah aşkına! Yas evinde, düğün olur mu? Bizim bildiğimiz komşu evinde cenaze varsa, komşunun acısı paylaşılır. Siz bu hale hangi zaman geldiniz Sayın Erdoğan? Bu milletten, bu milletin değerlerinden nasıl bu kadar kopabildiniz?

Ülkemizde ciddi, tarafsız bir Cumhurbaşkanı olsaydı, milletimiz, bu felaket haberini Malatya Valisi’nden veya AK Parti İl Kongresinden öğrenmezdi.

Ciddi tarafsız bir Cumhurbaşkanı, daha o akşam milletin huzuruna çıkar, metanetle, Gara’da yaşananları milletimize anlatırdı. Bayraklarımızı yarıya çektirir, “Ulusal yas” ilan ederdi.

Ama Partili Cumhurbaşkanı, Suudi Arabistan Kralı’ndan esirgemediği “ulusal yası”,
Kahraman şehitlerimizden esirgedi. İşte bunun adı “devlet krizidir.”

Ama Partili Cumhurbaşkanı, şehidimizin anacığına başsağlığı dilemeyi bile, bir siyasi faaliyete dönüştürdü. Şehit anasının acısından, siyasi rant devşirmeye kalktı.

Ciddi tarafsız bir Cumhurbaşkanı, yaşanan acıyı siyaset üstü tutardı. Tüm parti liderlerini bir masa etrafında toplardı.

Bugün ülkemizin en büyük açığı ne “cari açıktır”, ne de “bütçe açığıdır”. Bugün ülkemizin en büyük açığı, herkesi kucaklayacak, “Tarafsız bir Cumhurbaşkanı açığıdır.” Bugün derin bir “devlet krizi” yaşıyorsak, sebebi işte budur.

Partili Cumhurbaşkanı, kurtarma operasyonunu, partisinin İl Kongrelerinde,
Davulla, zurnayla ilan etmeye niyetliydi. “Görüntülü müjdelerim olacak” diyerek,
“Ulusa Sesleniş” programına randevu verdi. Operasyon başarılı olsa, “Sorumlusu benim, ben” diye zafer naraları atacaktı. Ama kurtarma operasyonu başarısız olunca,
Muhalefete saldırdı, hakaretler etti. Genel Başkanımız, operasyonun ardından,
Millet adına, şehitlerimiz için beş soru sordu.

Bir… Bölücü terör örgütünün elindeki evlatlarımızı kurtarmak için, 5 – 6 yıldır ne yaptınız?

İki… Bölücü Terör Örgütü liderinden İstanbul seçimleri için, mektup almayı bildiniz de, bu evlatlarımızı kurtarmak için, neden benzer bir girişimde bulunmadınız?

Üç… ABD Başkanı Trump dostunuzdu. Bu dostluğu neden bu evlatlarımız için kullanmadınız?

Dört… Ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinden, daha önce olduğu gibi neden yararlanmadınız?

Beş… Bu başarısız operasyonun sorumluluğunu kim üstlenecek?

Ama bu sorulara cevap yerine ağza alınmayacak hakaretler geldi. Bugün de bu seviyesiz sözleri sürdürüyor. Saray’ın İletişim Başkanı bile, Erdoğan’ı sansürlemek zorunda kaldı

Ne diyelim, Memnuniyet ve iltifatlar Erdoğan’a… Şikâyet ve hakaretler Kılıçdaroğlu’na… 

Testide ne varsa, dışına o sızar. Takvası azalan kişinin, hayâsı azalır.

Erdoğan, hakaretle de yetinmedi. “Sorumlu Türkiye Cumhuriyeti Devletidir” diyerek, devletin arkasına saklanmaya kalktı. Başarısızlıktan kendini değil, devletini sorumlu tutan bir Cumhurbaşkanı. Bu ne görülmüş, ne de duyulmuş şey… İşte “devlet krizi” tam da budur.

Sayın Erdoğan; Bu ucube rejimde, devleti tek başına yöneten sizsiniz. Parti Genel Başkanlığını ve Cumhurbaşkanlığını, aynı kişide siz bütünleştirdiniz. Bu ucube rejim elbisesini, kendi bedeninize göre siz diktirdiniz. Küçük ortağınız da yamaklığınızı yaptı.

Devleti kim “şahsında tecessüm ettirdiyse”, sorumlu elbette odur. Bunu siz istediniz Sayın Erdoğan. Şahsım Hükümetinizin sınırsız yetkileri var. Yetki beraberinde sorumluluk da getirir. Yetkileri sahiplenip sorumluluktan kaçamazsınız. Bunu yaparsanız devlette kriz çıkar. İşte bu nedenle, Erdoğan ve Şahsım Hükümetinin elinde, güzelim ülkemiz oradan oraya savruluyor.

Terörizmle mücadelede başarının iki kritik unsuru vardır. İlki, teröre dış desteğin kesilmesi, ikincisi, içeride birlik ve bütünlüğün sağlanmasıdır.

Bugün bölücü terör örgütü mutasyona uğrayıp, Suriye’de farklı isimler aldıysa, burada uluslararası tanınırlık kazandıysa, mevcudu 15 bine ulaştıysa, emperyalistlere elbette kızalım. Bu bölgede hesabı olan egemen güçlere, elbette tepkimizi gösterelim.
Ama eğri oturup, doğru da konuşalım.

Bugün Suriye bölünüp, parçalandıysa, Emevi Cami’nde Cuma namazı kılma rüyası görenlerin, bunda hiç mi sorumluluğu yok? Sizin hatalı kararlarınızın, bunda hiç mi payı yok? Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanı olarak işlerin buralara geleceğini öngöremediniz mi Sayın Erdoğan?

Bugün ülkemiz en haklı davalarını dışarıda anlatamıyor. Çünkü devlette liyakatin yerini, saraya sadakat aldı…

Büyükelçilik makamı; Eşe, dosta dağıtılan bir arpalığa dönüştü. Bugün dünyanın 6 kritik başkentinde, çekirdekten yetişmiş büyükelçiler değil, çekirdekten yetişmiş AK Partili siyasetçiler oturuyor.

Bugün terörizmle mücadelenin diplomasi cephesinde, bir zafiyet olduğu ortada…Bunda sizin hiç mi sorumluluğunuz yok Sayın Erdoğan?

Gelelim içeriye… Toplumu bölerek, parçalayarak terörizmle mücadele olmaz Sayın Erdoğan.

Toplumun hassasiyetlerini kaşıyarak, toplumu kutuplaştırarak oy devşirmenin bir sınırı vardır. Siz o sınırı çok zorladınız.

7 Haziran ile 1 Kasım 2015 seçimleri arasında, bu topraklarda yaşanan acılar unutulmadı. Siz de şunu unutmayın: “Aynı derede iki kez yıkanılmaz.”

Ve elbette, 15 Temmuz hain darbe girişimi… O gece bu millet, göğsünü devletine siper etti.

Siz ne yaptınız? Tüm toplumun kucaklaşması, yaraların sarılması için, tarihi bir fırsatı heba ettiniz.

Şerden hayır çıkarmak yerine, 20 Temmuz sivil darbe girişimiyle, tarihi fırsatı siz teptiniz Sayın Erdoğan.

Toplumun yüzde 100’ünü kucaklayacak, tarafsız bir Cumhurbaşkanı olmak yerine; “Yüzde 50+1 bana yeter. “Yeter ki AK Parti Genel Başkanı olayım” dediniz. Bunun için tarafsızlık yemininizi çiğnediniz.

Bugün hala hatalarınızdan ders almıyorsunuz. Toplumu kutuplaştırarak, gençlerle kavga ederek, sağa, sola tehditler, hakaretler savurarak, herkese “terörist” yaftası yapıştırarak, gerçek teröristlerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz.

Ön teker nereye giderse, arka teker de oraya gider. Siz bunları yapınca, milletvekilleriniz, atanmış Bakanlarınız, Genel Başkan Yardımcılarınız, saraydaki bürokratlarınız, danışmanlarınız millete parmak sallayıp, millete had bildirmeye kalkıyor.

Yıllarca “bürokratik oligarşiden” bahsettiniz. “Vesayet rejimiyle mücadele ediyoruz” diye masallar anlattınız. Şimdi Sarayınızdaki “bürokrat oligarşisine” sesiniz çıkmıyor. Saray vesayetinden son derece memnunsunuz.

Danışmanlarınızın “sınırsız saçmalama hakkı” nereden geliyor? “İletişim Başkanı hesap verecek demek; Devletten hesap sormaktır” diyen, sözde hukukçu danışmanlarınız var.

Bürokrat, devlet olmaz. Devletin memuru olur. Devletin memurundan da elbette hesap sorulur. Millete hizmetkâr olacağım derken, “Devlet benim” diyerek, millete dikleniyorsunuz. İşte bu vesayet rejiminin daniskasıdır. Siz “devlet” olamazsınız.
Olsanız olsanız, Beş yıllığına seçilmiş bir “hükümet” olursunuz. Devlet baki, siz gidicisiniz. Herkes ona göre davransın. Herkes haddini bilsin.

Milletin vergileriyle yapılan her işten, milletimizin vergilerini harcayan herkesten,
Elbette hesap sorulur. Hukuk devletinde İletişim Başkanınızdan da hesap sorulur, milletin 128 milyar dolarını buharlaştıranlardan da hesap sorulur.

(TCMB rezervleri tablosu) Rakamlar benim değil; Merkez Bankası’nın. 18 Şubat itibariyle, TCMB’nin net döviz rezervleri, eksi 600 milyon dolar. Merkez Bankası’nın kasasında kendine ait döviz kalmamış.

(SWAP DAHİL REZERV TABLOSU) Yine 56 milyar dolarlık, SWAP yükümlülüklerini de dikkate alırsak, şubat ortası itibariyle Merkez Bankası net rezervleri, eksi 57 milyar dolara düşüyor. Böyle bir tabloyla “hiçbir zaman” karşılaşmadık.

Bıraktık devletin ve ekonominin ihtiyaçlarını karşılamayı, Merkez Bankası’nın döviz varlığı, kendi döviz yükümlülüğünü karşılamıyor.

Oysa 2019’un hemen başında, SWAP yükümlülükleri de dâhil, net rezervler artı 54 milyar dolardı. 

İki yılda ne oldu da, Merkez Bankası 70 sente muhtaç hale geldi? İşte bu “devlet krizidir.” Bunun sorumlusu kim Sayın Erdoğan? Merkez Bankası kasasından 128 milyar dolar, bir kuru inat uğruna boş yere yakıldı. Bu 128 milyar doları yerine koymak, yıllarımızı alacak. Biz aylardır soruyoruz.

Bu 128 milyar dolar nereye, nasıl, kimlerin imzasıyla satıldı? Bu döviz rezervleri neden açık, şeffaf bir şekilde ihaleyle satılmadı? Neden gizli, saklı, arka kapı operasyonları kullanıldı? Bu işlemler tahkikattan, müfettiş denetiminden geçti mi?

Biz bu soruları millet adına soruyoruz. Ama saray ve şürekâsı avazı çıktığı kadar bağırıyor. Bu kakofoniye önce yeni Hazine ve Maliye Bakanı sonra da bu konuda uzun süredir sus pus olan AK Parti Genel Başkanı katıldı. Hayırdır? Damadınıza yeni bir koltuk mu hazırlıyorsunuz? Sorularımızı adamakıllı cevaplamak yerine, sorularımıza “seviyesiz siyaset” demiş.

Seviyesiz siyaset, milletine hesap vermekten kaçan siyasettir.

Erdoğan’ın cevapları zaten malum… Ben Sayın Bakan’a soruyorum; “Madem damadın yaptığı işler doğruydu. Siz o koltuğa neden getirildiniz?” Damadın arka kapıdan, ihalesiz döviz satması doğruysa, siz neden bu işlemlere son verdiniz?Damatla beraber, Merkez Bankası Başkanı neden değiştirildi? Kimse milleti kör,
Âlemi de sersem sanmasın.

O günkü hatalar nedeniyle, bugün millet “Kırk katır mı, kırk satır mı” noktasına geldi. Ekonomi yüksek faiz, yüksek kur kıskacına sokuldu.

Millet işsiz, aç. Tefeci eline düşen babalar, evlatlar canına kıyıyor. Esnaf, çiftçi, KOBİ faize ezdiriliyor. Ekonomik buhran aileleri dağıtıyor. Erdoğan çıkıyor, ülkemizde aile yaşamını bitireni arıyor. Anlaşılan sarayın “altun varaklı aynaları” sorumluları göstermiyor.

Üç ayı aşkın süre geçti. Ortada ciddi bir ekonomik program yok. Peki, ne var? Yüksek faizden medet uman bir yönetim var. Şimdi bu yönetimle, dünyada en yüksek faizi veren 10 ülkeden biriyiz. Dünyanın en yüksek faizlerinden birini vererek, döviz kurunu tutmaya çalışıyorlar. Yüksek faizle Londra bankerlerini abat ediyorlar. Sonra da CHP’ye faizci diyorlar. İnsanda biraz utanma olur. Damadın istifa ettiği gün, Türkiye’ye 1 milyon dolar getiren ve Hazine borçlanma kâğıdına yatıran yabancı banker, bugün 1 milyon 220 bin dolar alıp yurtdışına çıkabilir.

3 ayda dolar cinsinden getiri yüzde 22. Bunların kendi ülkesinde faiz kaç? Sıfıra yakın.

İşte yok yere yakılan 128 milyar doları yerine koymak ve döviz kurunu tutabilmek için ödenen bedel bu. Bugün bu nedenle IMF yüksek faiz verenleri övüyor. Bu programa icazet veriyor. Yeni ekonomi yönetiminin sırtını sıvazlıyor. Sonra da CHP’ye IMF’ci diyorlar.

Arsız güçlü olunca, haklıyı haksız çıkarmaya çalışırmış.

Bugün hesap vermesi gerekenler, hesap soranlara yayın yasağı getiriyor. 128 milyar doların hesabını vermeyenler, bir de üstüne 500 bin lira istiyor.

Kimsenin şüphesi olmasın. Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminde, milletin kör kuruşunun hesabı yargı önünde, sorumlularından mutlaka sorulacak.

Bir başka hesap da sandıkta, milletimiz tarafından, milletin mutluluğunu çalanlardan sorulacak.

Rakamlar bizim değil, TÜİK ’in. 2003’te mutluyum diyen yurttaşlarımızın oranı yüzde 60 imiş. 2016’da yüzde 61 olmuş, 2016’dan itibaren sürekli düşerek, 2020’de yüzde 48’e gerilemiş. TÜİK ’in yaşam memnuniyeti anketinde, dört yıldır üst üste düşüşle ilk kez karşılaşıyoruz.

Milletimiz mutlu değil. Mutlu olmadığı gibi gelecekten de umutlu değil. 2016’dan bu yana milletin umudu da kayboluyor. “Bir yıl sonrası daha iyi olacak” diyenler, 2016’da yüzde 42, 2020’de yüzde 29.

Bu tablonun sorumlusu kim Sayın Erdoğan? Ülkeyi kim yönetiyor?

Ama artık herkes biliyor ki, Erdoğan’ın şahsım hükümeti, milletin mutluluğu için değil, yandaşların mutluluğu için çalışıyor.

Erdoğan’ın Şahsım hükümeti, Kamu-Özel İşbirliği garantileri nedeniyle, sadece bu yılın ilk ayında, beşli havuz cuntasına, 3,4 milyar lira ödedi bile.

Ama bunlara para yetişmiyor. Üçüncü havalimanına yolcu gelmeyince, yandaş müteahhitler havalimanı kirasını ödemeyelim, kirayı öteleyelim diye Erdoğan’ın kapısını çaldılar.

Beşli havuz cuntası, dövizli Garantileri almaya gelince şahin. Devlete kira ödemeye gelince serçe.

Ama şimdi beşli cunta arasında da sorunlar başlamış. Artık ihalelerde birbirlerini şikâyet ediyorlarmış. Bu hep böyledir. Pasta küçülünce, kavga büyür.

Sarayın, milletimize tepeden bakan, milletimizi görmeyen tavrına, artık AK Partililer de isyan ediyor. Konya’da İl başkanlığına adaylığı engellenen bir AK Partili, “Parti zenginler kulübü oldu” diye bağırıyor. Yine müstafi bir AK Partili vatandaşımız, “Önceden garibanın partisiydi, şimdi parası olanın partisi” diyor.

AK Parti il yöneticisi, Urfa Büyükşehir Belediye Başkanına, “Senin oğlun çuval çuval para götürürken, esnaf ekmek götüremiyor” diye isyan ediyor.

Yani artık kol kırılıp, yen içinde kalmıyor. Kokular arşa yükseliyor.

Sayın Erdoğan, size tavsiyemiz “hatalarınızla yüzleşin.” Başkalarını suçlamayın.
Sorumluluk sizin. Sorumluluğunuzu olgunlukla kabullenin.

Bu millete verecek bir şeyiniz kalmadı. Millete söyleyecek sözünüz tükendi. Metal yorgunusunuz, kopyala, yapıştır konuşmalarla, milletin daha fazla zamanını çalmayın. Artık hükümetinizin beyin ölümü gerçekleşti. Bunu kabullenin. “Fişi çekmesi için”, bir an önce milletin hakemliğine başvurun. 

Biz kendimize güveniyoruz. Biz milletimizin sıkıntılarını bitirmeye talibiz. Liyakatli, tecrübeli ve genç kadrolarımızla, Cumhuriyet Halk Partisi ülkeyi yönetmeye hazırdır.

Ülke yönetiminde temel prensibimiz; “Yurtta barış, dünyada barış” olacaktır. Çünkü ülkemiz kavgadan, kutuplaşmadan, gerginliklerden çok yoruldu. Ağzımızın tadı tuzu kalmadı.

Biz şuna inanıyoruz; Birlikten kuvvet doğar.

Bu ülkede demokrasiye inanan tüm dostlarımızla, kimseyi ötekileştirmeden, dışlamadan, herkesi kucaklayarak, yeni ve Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Rejimi, mutlaka bu ülkeye getireceğiz.

Cumhuriyetimizi gerçek demokrasiyle taçlandıracağız. Tarafsız Cumhurbaşkanlığı makamı, milletimizin ve devletimizin birliğini temsil edecek.

Bizim yönetimimizde, devlet vatandaşına hesap sormayacak, devlet vatandaşına hesap verecek. Devlette “şeffaf ve şefkatli” yönetim anlayışını hâkim kılacağız.

Kurallı ve öngörülebilir bir yönetim olacağız. Kurallı ve öngörülebilir bir yönetim de,
Ancak güçlü kurumlarla olur. Gücü; “Yasama”, “Yürütme”, “Yargı” arasında dağıtacağız. Kontrolsüz güç, güç değildir. “Bağımsız ve güvenilir yargı” olmazsa olmazımızdır. Hâkimlerin ve Savcıların işe alımında “mülakat sistemini” kaldıracağız. Hâkimler ve Savcılar katı bir liyakat sistemiyle işe alınacak. Yine liyakat sistemi çerçevesinde görevlerinde yükselecek. Hâkim ve Savcılarımızı politik baskılardan korumak için, gerekli düzenlemeleri yapacağız. Hâkim ve savcılara coğrafi teminat getireceğiz.

Yine düzenleyici ve denetleyici kurumlarımızdan, siyasetin gölgesini kaldıracağız. Merkez Bankası bağımsızlığını güçlendireceğiz. Merkez Bankası Başkanının keyfi kararlarla, görevinden alınmasını engelleyeceğiz.

Uluslararası standartlarda Yolsuzlukla Mücadele Stratejisini hayata geçireceğiz. Siyasetin finansmanını saydamlaştıracağız. Kara paranın aklanmasını engellemek için, mevzuatımızı BM standartlarına uyumlu hale getireceğiz. Vergisini düzenli ödeyeni cezalandırmayacağız. Aksine dürüst mükellefi ödüllendirecek mekanizmalar kuracağız. Başta Kamu-Özel İşbirliği ve Türkiye Varlık Fonu gibi, bütçe dışı uygulamalara son vereceğiz.

Yeni dönemde “Dış İşleri Bakanlığımız” özel bir öneme sahip olacak. Büyükelçilik makamını, siyasi arpalık olmaktan çıkaracağız. Bu makamı liyakat ve kariyer makamı haline getireceğiz. Dosyasına hâkim, iyi yetişmiş diplomatlarımızla, küresel ve bölgesel diplomasiye hız vereceğiz.

Dış politikamızı iki stratejik aks üzerine inşa edeceğiz: Devletimizin bekası,
Milletimizin refahı.

Yazı İçi Makale Altı Reklam Alanı
Yazı İçi Benzer Yazı Altı Reklam Alanı
Yapılan Yorumlar
Bir Yorum Yapın