gündeminiz
Image
ekonomi

Nesrin NAS: İktidar krizle elini güçlendirme peşinde

gündeminiz

Yönü hep yukarı olan enflasyon ve kur, 85 Dolar civarında dalgalanan uluslararası petrol fiyatı, yüzde 40’larda seyreden piyasa faizleri ve binlerce konkordato ilanı ile stagflasyona girdiğimiz hemen hemen kesinleşti.

Biz, büyük ölçüde IMF’nin Nisan 2018 tarihli Türkiye Raporu’ndan aktarılan Yeni Ekonomi Programı (YEP) hedeflerinin gerçekçi olup olmadığını tartışırken, çarşamba günü TÜİK’in açıkladığı eylül ayı enflasyon rakamları YEP’in hedeflerini de sildi süpürdü.

Kanal İstanbul gibi projeler ertelenir ve yerel seçimler nedeniyle kamu harcamaları çıldırmazsa, IMF’nin de önerileri arasında olan ve YEP’e aynen aktarılan kamu maliyesinde milli gelirin yüzde 1.7 oranında bir daralma gerçekleştirilebilir belki.

Piyasaların beklentisinin neredeyse iki katına varan yüzde 6.3’lük aylık fiyat artışı ile enflasyon yıllık yüzde 24.52 ile zirve yaptı. YEP hedefinin tutması için fiyat artışlarının bundan sonraki üç ayda aylık yüzde 0.5’i geçmemesi gerekiyor. Üretici Fiyat Endeksi’nin (ÜFE) eylül ayında yüzde 10.88, yıllık bazda ise yüzde 46.15 olması bize bunun pek olası olmadığını söylüyor.

Her üretici artan maliyetlerini fiyatlara yansıtamıyor. Siyasi iradenin kurdan, enerji girdisinden, dolaylı vergilerden ve faizlerden gelen maliyet artışlarına polisiye müdahaleler nedeniyle, bu üreticilerden bazıları artan maliyetleri fiyatlara yansıtma imkânını hiç bulamayarak muhtemelen iflas edecek. Kaldı ki, eylül ayı enflasyonu içinde son doğal gaz ve elektrik zamları da yok...

Cari fiyatlarla, Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYİH) rakamlarından anlaşıldığı üzere zımnen, 2019 için ortalama Dolar/TL kurunun 5.6; 2020 için ise 6 olarak alınması ise gerçekleştirilebilir olmanın da ötesinde, krizin boyutunun tam olarak kavranmadığına, belki de önemsenmediğine işaret ediyor. Bu hedefin gerçekleşmesi için önümüzdeki üç ay Dolar kurunun ortalama 5.8’lerde olması gerekiyor.

Şu anda Dolar’ın 6 TL’nin altına ineceği yolunda pek bir işaret yok oysa. Kur, 6 TL’nin altında sadece birkaç gün tutunabiliyor. Ufak bir düşüşte şirketlerden hane halkına, herkes Dolar almaya koşuyor.

Hane halkının döviz tevdiat hesapları, TL tasarruf mevduatını aşmış durumda. Ekonomi, iktidarın TL yerine Dolar’ı savunan yanlış politikaları sayesinde öyle dolarize olmuş ki, TL’yi piyasadan çekseniz dahi, çarklar dönmeye devam eder...

Öte yandan hedeflerin tutturulması için dahi küresel konjonktürün ılımlaşması, hukuk devletine geri dönülerek bozulan Türkiye algısının değişmesi ve Türkiye’ye yabancı sermaye girişlerinde bir artış gerekli.

Oysa daha yedi-sekiz ay öncesine kadar Cumhurbaşkanı’nın anlı şanlı danışmanları, 2018’in parlak bir yıl olacağını ilan ediyor, ‘faiz sebep enflasyon netice’ tezleriyle TL’nin tepesine bastırılmasını öneriyor, Kredi Garanti Fonu (KGF) yoluyla sağlanacak büyümeye alkış tutuyorlardı.

Onlara göre Türkiye, enflasyon ve cari açık oluşturmadan en az yüzde 7 büyüme kapasitesine sahip bir ülkeydi ve KGF kanalıyla yaratılan kredi genişlemesiyle krizin başı ezilmişti.

Bu danışmanların bugünlerde pek sesi soluğu çıkmıyor. Meydanı  ‘dengeleme’cilere bırakarak piyasadan çekilmiş görünüyorlar. ‘Dengelemeciler’ ise Türkiye’nin saplandığı stagflasyon belasında, seçtikleri borçlanmaya dayalı büyüme modelinin hiçbir sorumluluğu yokmuş, Türkiye’nin ihracatı da, büyümesi de dış kaynak girişine ve ithalata bağımlı değilmiş gibi, ekonomideki çarkların hızla durmasının cari açıkta dramatik düşüş yaratması üzerine başarı hikâyeleri yazmaya başladılar bile.

Hem de Cumhurbaşkanı’nın yüksek kuru ‘dış güçlerin saldırısı olarak göstermesine rağmen...

Ekonomi Bakanı da sık sık, en kötünün geride kaldığını ve ekonomide dengelenmenin başladığını söylüyor.

McKinsey’den alınacak olan danışmanlık hizmetini “Yapılan yorumlar cehaletten değilse ihanettir!" ifadeleriyle savunan Bakan Albayrak’ın, krizin ısrarla dış güçlerin maniplasyonu olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı’nı uzun vadede Amerikalı bir danışmanlık şirketi ile çalışmaya nasıl ikna edeceği de cevapsız.

Bu nedenle yakında Cumhurbaşkanı ve ekonomi yönetimi arasında ciddi uyuşmazlık çıkarsa şaşırmayız.

Nitekim Bakan Albayrak’ın “McKinsey ile anlaştık “açıklamasının üzerinden bir hafta geçmeden Cumhurbaşkanı bu danışmanlık anlaşmasını “Arkadaşlarıma fikri danışmanlık almayacaksınız, biz bize yeteriz” açıklamasıyla sonlandırdı.

Çünkü Cumhurbaşkanı yaklaşan yerel seçimleri dikkate alan ve iktidarını krizin sorumluluğundan muaf tutan bir politika izliyor. Cumhurbaşkanı, muhalefetin elinden, 1992’de Bill Clinton’a Bush karşısında seçim kazandıran “It’s the economy, stupid” (Aptal olma, tabii ki ekonomi) kozunu almak için, krizi itinayla dış ekonomik saldırı olarak sunuyor ve görünen o ki, seçmenini büyük ölçüde ikna ediyor.

Üstelik ne kadar yerli ve milli olduğunu gösterme çabasındaki muhalefet dahi, Erdoğan’ın bu tezini satın almış görünüyor.

Ekonomi çevrelerine gelince, zaten işçinin söz hakkı yok. Yeni havalimanı işçilerinin başına gelenler ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini isteyenlerin tutuklanması ile tüm çalışanlara net bir mesaj verildi. Esnaf, enflasyonla mücadele adı altında bundan sonra zabıta ve polisle muhatap olacak.

Aşırı borçlu büyük işadamları ise ellerindekini korumak için iktidarın yanında saf tuttu. TOBB başkanı  “Siyaseti bırakıp, işimize bakalım” sözüyle iş dünyasının tavrını özetledi zaten...

Erdoğan’ın mülteciler ve İdlib kozunu çok iyi kullandığını da belirtmek lazım. Demokratik değerlerden ve hukuk devletinden uzaklaştığı için Erdoğan’ı sık sık eleştiren batılılar, şimdilik,  “Geçti o dördüncü kuvvet işleri, medya ile falan demokrasi olmaz” diyen Erdoğan karşısında, riskin büyüklüğünü görüp, geri adım attılar.

Sonuç olarak içeride ve dışarıda kendine muhalefet eden kesimleri, krizin asıl sorumlusu göstermekte son derece başarılı bir politika izleyen Erdoğan, ekonomi yönetiminin yerel seçimlere doğru elini zayıflatacak hiçbir açıklama ve önlemine izin vermeyecektir.

Ortağı MHP ve durumun vahametini göremeyen ve hâlâ olağan seçim atmosferi geçerliymiş gibi davranan muhalefet de bu konuda en büyük yardımcısı olacaktır.

Tarihinin belki de en ağır ekonomik krizine yuvarlanan Türkiye ise, fırtınanın yol açtığı yıkımın asıl zorluğunu yerel seçimlerden sonra yaşayacaktır. Peki, biz buna mecbur muyuz? Sonraki yazıda biraz bunun üzerinde duracağım.

0 Yorum